Hat Sanatı

Arapça ‘hatt’ mastarından türeyen ve yazı, çizgi, çığır, yol manalarına gelen ‘hat’ kelimesi, terim olarak “Arap yazısını estetik ölçülere bağlı kalıp, güzel bir şekilde yazma sanatı (hüsn-i hat)” olarak açıklanmış. Kaynaklarda genellikle “cismani aletlerle meydana getirilen ruhanî bir hendese” şeklinde tarif edilen hat sanatı, bu tarife uygun bir estetik anlayış çerçevesinde yüzyıllar boyunca gelişerek günümüze ulaşmıştır. Batıda hüsn-i hat (güzel yazı) karşılığında, calligraphy (kalligrafi) kelimesi kullanılmakta. Ansiklopediler, calligraphy sözcüğünü “güzel yazma, estetik kurallara bağlı kalarak ölçülü yazma sanatı” şeklinde tanımlamakta. Önce Araplar tarafından kullanıldığından Arap yazısı adıyla anılan hat, hicretten birkaç asır sonra Müslümanların ortak değeri haline gelmiş ve İslam hattı vasfını kazanmıştır. İslamiyet'ten önceki asırlara ait Arapça kitabeler üzerinde yapılan araştırmalar, Arap yazı sisteminin aslen Fenike yazısının, bağlanan ve bitişik Nabat yazısının devamı olduğunu ortaya koymuştur. Arap yazısı, Mekke ve Medine'de önceleri cezm adıyla anılmaya başladı. Medine'de medenî ismini alan yazı, zamanla iki üsluba ayrıldı. Dikey harfleri uzun ve sağdan sola meyilli olana mâîl, yatay harfleri fazlaca uzatılana meşk adı verildi. Hz. Ali'nin Kufe'yi merkez yapmasından sonra burada büyük bir gelişme gösterdi ve kufi adını kazandı. Bu tarihten sonra kufî sözü, genel bir anlam kazanarak İslamiyet'in doğuşundan Abbasiler devrine kadar Mekkî, Medenî gibi isimler alan yazıların yerine de kullanıldı. Kufi'nin kullanılması Abbasiler zamanında 150 yıl sürdü. Abbasilerin Bağdatlı meşhur veziri ve hattatı olan İbn Mukîe (ö, 940) sahip olduğu geometri bilgisi sayesinde yazının ana ölçülerini tespit eden bir sistem ortaya koymaya muvaffak oldu. Harflerin güzelliği için nokta, elif ve daireyi standart bir ölçü olarak kabul etti. Bu ölçüler dahilinde Muhakkak, Reyhânî, Sülüs, Nesih, Tevkî ve Rikâ adında altı çeşit yazının usûl ve kaidelerini ortaya koydu. Bunların tamamına da Aklâm-ı Sitte denildi. Bu altı çeşit yazı, bir asır sonra yine Bağdat'ta yetişen Arap asıllı Hattat Ali b. Hilal (ö.1032)'in eliyle inkişaf etti. Gelişme yolunda her geçen gün biraz daha ilerleyen yazı, 200 sene sonra Abbasî Halifesi Yakut El-Müsta'sımî'nin (ö. 1298) gayretiyle daha belirgin kaidelerle güzelleşti. Abbasiler’in,1258 yılında tarih sahnesinden silinmesinden sonra yazıda üstünlük Türk ve İranlı hattatların eline geçti. İranlı hattatlar Aklâm-ı Sitte’yi kendi anlayışlarına göre yazdılarsa da Yakut'un üslûbundan ayrılmadılar. Osmanlı Türkleri ise hat sanatında erişilmesi mümkün olmayan üstün bir ekol kurdular. 16. yüzyılda Osmanlı-Türk hattatlarının babası sayılan Şeyh Hamdullah, Aklâm-ı Sitte’ye o zamana kadar ulaşılamayan bir güzellik ve olgunluk getirdi. Şeyh Hamdullah (ö. 1520) devrinde Aklâm-ı Sitte’den sülüs ve nesih, Türk zevkine çok uygun geldiği için süratle yayıldı. Şeyh Hamdullah'dan sonra yetişenler onun gibi yazma gayretiyle hareket ettiklerinden hattatların başarısı ‘Şeyh gibi yazdı’ veya ‘Şeyh-i Sânî’ sözleriyle anılır oldu. Bu durum, 150 yılı aşkın bir süre devam etti. 

17. yüzyılın ikinci yarısında Hafız Osman (ö. 1698) Şeyh Hamdullah'ın üslubunu bir elemeye tabi tutarak kendine has bir hat üslubu ortaya koydu. Hafız Osman'ın hat sanatında açtığı çığır bütün haşmetiyle sürüp giderken bir asır sonra İsmail Zühdü (Ö. 1806) ve kardeşi Mustafa Rakım (ö. 1826), onun yazılarından ilham alarak kendi şivelerini oluşturdular. Mustafa Rakım, sülüs ve nesih yazılarında olduğu gibi celî sülüste değerek istif mükemmeliyetiyle bütün hat üsluplarının zirvesine çıktı ve Hafız Osman üslubunu sülüsten celîye aktarmayı başardı. Râkım’dan sonra gelen celî üstadı Sami Efendi (ö. 1912)'de İsmail Zühdü'nün sülüs harflerini celîye tatbik ederek Rakım yoluna yeni bir tarz kazandırdı. İstanbul, Türkler tarafından fethedildikten sonra hat sanatının ölümsüz merkezi olmuştur. Bütün İslam dünyasında tartışmasız kabul edilen bu gerçek, en güzel biçimde şu sözlerle ifadesini bulmuştur: “Kur'an-ı Kerim Hicaz'da nazil oldu, Mısır'da okundu, İstanbul'da yazıldı.” Bütün İslam âlemi hat sanatını öğrenebilmek için İstanbul'a koşmuştur. Ekol olmuş Türk hattatlarından bazıları şunlardır: Şeyh Hamdullah, Ahmet Karahisarî, Hafız Osman, Mustafa Rakım, Mahmut Celâleddin Efendi, Yesarî-zâde Mustafa İzzet Efendi. Kaynak: Hattın Çelebisi Hasan Çelebi. Tarih ve Tabiat Vakfı (TATAV) Yayınları, 2003

Arap Yazısının Doğuşu

Arap yazısının ortaya çıkışı hakkında İslâmî kaynaklarda çok farklı ve çeşitli rivayetler mevcuttur.1 Bu bilgiler ihtilaflı olduğu gibi kesin de değildir. Merhum Nihad M. Çetin (ö. 1991) bu bilgi ve rivayetleri üç ana grupta toplamıştır.2 Birinci görüş: Yazının kaynağı tevkîfî, yani ilâhîdir. Buna göre, bütün yazıların mucidi, ilk insan ve peygamber olan Hz. Âdem'dir. Hz. Âdem, yazıları balçıklar üzerine yazmış, Nuh tufanından sonra da her kavim kendi yazısını bulup öğrenmiştir. İlk Arap yazısını öğrenen Hz. İsmail olmuştur. İkinci görüş: Arap yazısının "güney Arabistan yazısı" yahut "himyerî" yazıdan türediği şeklindedir. Yazı Güney Arabistan'dan, ticarî münasebetler sebebiyle, önce Şam bölgesine, daha sonra da Hicaz bölgesine intikal etmiştir. Üçüncü görüş ise: Arap yazısının "nabat" yazısının değişiminden elde edildiği şeklindedir. Bugün artık ilmî araştırmalar sonucu kabul edilen görüş, Arap yazısının nabat yazısından türediği, hatta onun gelişmiş bir devamı olduğu şeklindedir.3 Nabatî yazısından Arap yazısına geçiş, IV. ve V. miladî asırda olmuş, yazının Hicaz bölgesine geçişi, Havran, Petra ve el-Ulâ üzerinden gerçekleşmiştir.4 Arap yazısı, ârâmi halkasıyla Fenike yazısına bağlanmaktadır. Arâmi yazısından nabat yazısı geliştirilmiş ve bundan da Arap yazısı doğmuştur.5 Nabat yazısından Arap yazısına geçişteki merhaleleri görme imkânı verecek kitabelerin en eskisi Ümmü'l-Cimâl (m. 250) ve en-Nemâre (m. 328) kitabeleridir. Bu kitabeler Araplara ait olduğu halde Nabat kültürünün etkisi ile nabat yazısıyla yazılmıştır.6 Bahsedilen kitabeler dikkatlice incelendiğinde, ilk devir Arap yazısının, nabat yazısı harf şekillerine yakınlığı görülebilir. 

Arapça, Süryâni dili ve Yunanca olarak yazılan Zebed Kitabesi (m. 512), artık nabat yazısının Araplarca benimsendiğini, Arapça'nın da yazı dili olarak kendini göstermeye başladığının işaretidir. İslâm'ın doğuşu sırasındaki Arap yazısı ile, Şam'ın güneydoğusunda bulunan miladî 528 tarihli Üveys kitabesi ve Şam'ın güneyinde bulunan, miladî 568 tarihli Harran kitabelerindeki yazılar arasındaki benzerlik çok ileri bir seviyededir.

İslâm Yazısının Sanat Olarak Çeşitlenmesi İslâm'ın ilk yıllarında yazının, kullanım sahaları ve kullanılan malzemenin tesiri ile iki ayrı tarzı doğmaya başladı. Bunlar mushaf, kitabe ve önemli vesikanın yazıldığı sert ve köşeli yazı ile günlük işlerde kullanılan yumuşak ve kavisli hatların hâkim olduğu yuvarlak karakterli yazı tarzıdır.8 Yazının asıl gelişme yolunu bulduğu yuvarlak karakterli yazının kalın kalemle yazılmış şekline kalemü'l-celîl adı verilmiştir. Esasen, o devirde her iki karakterdeki yazının kalın kalemle yazılan cinsine, bu ad verilmekte idi.9 Osmanlı mektebinde celil ismi celîye dönüşmüş ise de10 başlangıçtaki celil yazı ile Osmanlı celîsi arasında -ikisinin de kalın yazılmaları dışında- bir ilişki yoktur. 

 
Yazı Mekke'de mekkî, Medîne'de medenî adını aldı. Hz. Ömer ve Hz. Ali hilafetleri döneminde yazı Basra ve Kûfe'de, evvela geldiği şehirlere nispeten mekkî ve medenî olarak isimlendirildi; kısa süre sonra da yazı şehirlere nispetle basrî11 ve kûfî isimlerini aldı. Başlangıcından beri, mushaf, kitabe ve önemli vesikanın tespitinde kullanılan sert ve köşeli yazı Küfe şehrinde geliştirilerek kûfî ismini aldı.12 Böylece ilk defa yuvarlak karakterli yazı ve köşeli yazı isim ve vasıf olarak kesin olarak ayrıldılar. Daha sonraları kufi yazı gelişerek muhtelif bölgelerdeki aynı karakterdeki yazıların ana ismi olmuştur.13 Kûfî yazı daha sonraları çok farklı şekillerde tasnif edilmiştir. Yapılarına göre yapılan tasnifte kûfi yazı beş kısma ayrılmıştır; 1-Basit kûfî, 2- Yapraklı kûfî, 3- Zemini süslü kûfî, 4- Örgülü kûfî, 5- Geometrik kûfî.14 Yazıldıkları bölgelere göre de kûfî yazı üç kısma ayrılmıştır; çıktığı bölge ve çevresinde yazılanlar kûfî, çıktığı bölgenin doğusunda yazılan ve farklı özellikleri bulunanına meşrik kûfîsi, yine çıktığı bölgenin batısında yazılana ise mağrip kûfîsi adı verilmiştir. 

 

Osmanlı Yazı Sanatında Ekoller

İslâm yazı sanatı en hızlı gelişmeyi Osmanlı hat mektebinde yaşamıştır. Özellikle Fatih Sultan Mehmed döneminden itibaren, yazı sanatında ekoller gelişmiş ve yaklaşık her yüz yılda bir gelişme yaşanmıştır. Osmanlı döneminde yazıda görülen ilk ciddi gelişme hattat Yahya Sûfi1 ve oğlu Ali b. Yahya Sûfi2 ile görülür. Yahya Sûfi'nin Fatih Camii avlu pencerelerinde iç ve dış kısmında bulunan yazılar incelendiğinde, harflerin hareke ve süs işaretlerinden arındırılmış hâli göze çarpar. Ancak harflerde istenen olgunluk henüz yoktur. Harfler satıh üzerine dengeli bir biçimde yayılmış durumdadır. Dik harfler, özellikle Fatih Camii avlu pencereleri iç taraftaki yazılarda uzunca ve hala küt bir haldedir. Bu dönemin belirgin bir özelliği, dik harflerin üzerinde satır halinde kufi yazı bulunmaktadır. Aynı özelliği, hattatı belli olmayan Çinili Köşk yazılarında da görmekteyiz. Yalnız burada üst kısımda bulunan yazılar muhakkak hattı iledir.

Ali b. Yahya Sûfi'nin yazıları, Fatih Camii kitabesinde harfler satıra nispeten yayılmakla beraber, dik harflerin yer yer kümelendiği görülmektedir. Kitabede hareke çok az, tezyini işaretler ise yok denecek kadardır. Bu kitabede başarılı olmasa da istif denemesine girişilmiştir. Ali Sûfînin, sekiz yıl sonra yazdığı, Topkapı Sarayı Bâb-ı Hümâyun kitabesi, kitabe üstü müsennâ âyet,54 sağ kapı yuvasındaki âyet55 ile sol kapı yuvasındaki "ketebe" yazıları şüphesiz Râkım'a kadar celî sülüsün en güzel örnekleri olarak kabul edilmektedir.56 Bu kitabelerde, harf yapısı olarak çok mükemmel bir seviye yakalanmıştır. Fatih Camii kitabesine göre harflerde kalem hakkının halâvetini görmek mümkündür. Bâb-ı hümâyun kitabelerinin istifi çok girift ve başarılıdır; özellikle müsennâ âyet, istif olarak mükemmeldir. Müsennâ yazının alt kısmında bulunan tarih kitabesi, girift istifi ve devrine göre harflerin yapılarındaki güzellik dikkat çekmektedir. Kitabe harf yapısı ve istifi ile bütünüyle değerlendirildiğinde, Rakım öncesi mükemmel bir örnek olarak kabul edilebilir. Aynı dönemde sülüs ve nesih yazıda Yakut el-Musta'sımî üslûbu hâkimdir. Fatih döneminden sonra temelleri II. Bâyezid'in valiliği döneminde Amasya'da atılan aklâm-ı sitte'deki uyanış, II. Bâyezid'in padişah olması ve Şeyh Hamdullah'ın İstanbul'a gelmesiyle hız kazanmış ve aklâm-ı sitte'de yeni bir devre başlamıştır. Bu dönemde özellikle sülüs ve nesih yazı büyük bir gelişme dönemine girmiştir. 

Dipnotlar

Kaynak: Hat Sanatı, Tarih Malzeme ve Örnekler, Dr. Süleyman Berk, İSMEK Yayını 

Hat sanatı için gerekli olan malzeme ve teknikler

Kalem
Hat sanatında yazma aleti olarak ince yazılar için kamış kalem, biraz iri hatlar için bambu ya da kargı kalemi, daha da celî yazılar içinse, tahtadan yapılma ağaç kalemler kullanılır. Kamış, koparıldığı esnada yazmaya elverişli olmayıp, bir müddet tezek, hayvan gübresi altında bekletilir, pişip sertleşmesi sağlandıktan sonra kullanıma hazır hale gelir. İyi kalem, ne çok sert, ne çok yumuşak, ne çok kalın, ne çok incedir. Eğri, yassı ve dalgalı da olmayıp, tabii bir sertliği vardır. İnce, uzun ve düzgün bir silindir biçimindedir. Boğum araları en az bir karış kadardır. Sert bir zemine 15-20 cm. yükseklikten bırakıldığı zaman çevik, genç ve dinç bir ses çıkarır. Sağlam olmayan çatlak bir kamışın çıkardığı ses ise kısık ve boğuktur. Madenî uçlu kalemlerin kullanımı da söz konusu olabilir. Ancak, bunlar kamıştan mamul kalemler kadar tabii olmadığı gibi yazım esnasındaki kalem ve el hareketlerine de yatkın olmayıp, yazıya güzellik katmaya elverişli değildir. Mushaf-ı Şerif’lerin yazımında ise, açılışından sonra uzun süre ucunun bozulmaması sebebiyle Cava Kalemi tercih edilmiştir. 

Kalemtraş
Kamış kalemlerin usulüne uygun açılmasında kullanılan saplı bir bıçak çeşididir. Tığ adı verilen su verilmiş çelikten mamul kesici kısmından başka, fildişi, kemik, boynuz veya benzeri bir nesneden yapılma uzunca bir sapı bir de bu iki kısmı birbirine perçinleyen çelikten pirazvanası vardır. Kesici kısmın aldığı şekle göre söğüt yaprağı, selvi, cam kırığı ve küt gibi adlarla anılan çeşitleri vardır.

Makta
Kamış kalem ucunun, üzerinde kesildiği ve çatlatıldığı bir alet olup, kemik, boynuz, fildişi, bağa ve benzeri maddelerden yapılırdı. Kalemin gövdesinin yatırıldığı yere ise kalem yuvası denir.



Kamış kalemin açılışı
Kamışın boğumu kalemtraşla alındıktan sonra kalem uç kısmı kalemi açandan yana olmak üzere sol elin avucu içine yatırılır ve kalemin açılan kısmı uzunca bir badem görüntüsü verinceye kadar iki yandan kesilir ve yontulur. Kamış yeterince sert değilse, biraz daha tok bir badem şekli tercih edilir. Kalemin gövdesinden ucuna doğru incelerek uzayan kısmına dil, uç kısmına ise ağız denir. Ağzı dilinden daha enli açılan kaleme de çakşırlı kalem adı verilir.
Daha sonra kalemin ağzı makta’ üzerine yatırılarak ya da elde dikine çatlatılır. Buna şakk etmek tabir olunur. Sonra da yine makta üzerinde kalemin ucu yazılacak yazının gerektirdiği meyil gözetilerek kesilir. Bu işleme de katt etmek veya kat’ denir. Kalem ağzının yazana yakın tarafı ünsi, diğer tarafı da vahşî adıyla adlandırılır.


Kağıt boyama ve âhar
Eski hattatlar Hind âbâdisi, Buhara, Alikurna, Hataî ve Japon kâğıdı gibi değişik kâğıtlar kullanırlardı. Bunların en iyisi ilki olup, Hindistan'ın Devletâbad şehrinde îmal edilirdi. İtalya'daki Elikome (livomo) limanından getirilen o yüzden Ali Kurna diye adlandırılan Avrupa kâğıtları ise genellikle filigranlı olurdu. Boyama işleminde genellikle nebatattan yararlanılırdı. Suda kaynatılan nebat cinsi bir tekneye boşaltıldıktan sonra kağıtlar bu tekneye batırılıp çıkartılır ve kurutulur. Bu muamele, renkli suyun sünger veya pamukla kâğıt üzerine sürülmesi şeklinde de yapılabilir.
Çay, kağıda cinsine göre nohudî ya da krem rengi verir. Cevizin yeşil dış kabuğu veya nar kabuğu yeşile kaçan limon sarısı, soğan kabuğu da yoz sarı bir renk sağlar. Farklı nebat cinsleriyle farklı renkler, aynı nebat cinsinin farklı dozajları ile de farklı tonlar elde edilir. Aharlama, kâğıdın boyanmasından sonra üzerine yazılacak yazıların bir yanlışlık ihtimaline karşı kolayca silinip düzeltilmesini sağlayan, mürekkeple kâğıt zemin arasında koruyucu bir tabaka oluşturma ameliyesidir. Yumurta, nişasta ve gomalak aharı gibi çeşitleri vardır. Derin bir kase içinde 3-4 yumurtanın akı, kibrit kutusu büyüklüğünde bir şap parçası ile 10 dakika kadar bir çırpılarak tamamen köpük haline getirilir. Bir 10 dakika daha çırpılırsa köpüğün bir kısmı sıvılaşır. Bu sıvı bir süre dinlen dirildikten sonra ince bir bezden süzülerek ayrı bir kaba alınır. Sünger, pamuk veya uygun bir fırça yardımı ile aharlanacak kağıdın zeminine bir-iki ya da üç kat sürülür. Ve kağıt serin bir yerde kurumaya bırakılır. Aharın fazlaca kaim olması, kuruyunca çatlamasına sebep olabilir. Soğuk su ile ezilen Nişasta, kaynayan su içine aktarılır. Az miktarda jelatin ilâve edilir. İyice pişip süzüldükten sonra süngerle kâğıt üzerine bir ya da iki kat sürülür. Gomalakın ispirtoda eritilip gaz bezine sarılmış pamukla kağıda sürülmesiyle de Gomalak Aharı yapılır. 

Mühreleme
Mühreleme, aharlanan kâğıtların parlatılmasına yönelik bir nevi ütüleme işlemidir. Aharlandıktan sonra gölgelik ve nemli bir yerde kurumaya terk edilen kağıtlar üzerinde mührenin rahatça kaymasını sağlamak üzere kuru sabuna sürülmüş bir çuha parçası gezdirilir. Daha sonra da çakmak taşından ya da camdan mamul mühre, kağıda tazyik edilerek bir ileri bir geri hareket ile muhtelif istikametlerde sürülür. Parlamanın sağlanmasıyla bu işlem biterse de, kağıtlar bu safhada hemen kullanılmayarak üst üste konur, üzerine de bir ağırlık bırakılır. Bir sene kadar böylece bekletilen kağıtlar kullanıma hazır demektir.

Mürekkep
Hat sanatında mürekkep denince ilk akla gelen, isten yapılma siyah mürekkeptir. Kırmızı, sarı ve diğer renklerde de mürekkep yapılmıştır. Çeşitli terkip ve tarifler içinde merhum Necmeddin Okyay’ın siyah is mürekkebi tarifi şöyledir: “Süzülmüş ve bekletilmiş boza kıvamındaki zamk mahlülü havana konup, içine azar azar is atarak tokmak yardımıyla zamka yedirilir. İs havalandığı için birden atmayıp yavaş yavaş karıştırılır ve tokmakla dövülmeye başlanır. Arada koyuldukça su ilâve edilerek daima boza kıvamı muhafaza edilir. Mürekkebin kalitesi, isin iyice ezilip zamkın içinde hallolmasına bağlıdır. Bu da günlerce döğmekle sağlanır (100 ile 500 bin tokmak arası).." Mürekkep yapımında kullanılan is; bezir yağı, bal mumu, neft yağı ve son zamanlarda da gazyağından elde edilirdi. 

Likaa
Mürekkep sıvı şekliyle kalemin istifadesine sunulmaz, önce Lika adı verilen bir tutam kadar, su ile yıkanmış ham ipeğe emdirilir daha sonra kullanılır. İçinde lika olmaksızın hokkaya daldırılan kalemin ucunda mürekkep fazlaca toplanır. Kalemin kağıda teması anında bu mürekkep birden zemine yığılacağından, yazılan harfin başlangıç kısmı lüzumundan fazlaca kalın ve kaba bir görünüm arz edecek, dolaysıyla da yazının güzelliğini bozacaktır. Likanın sağladığı bir başka fayda da, hokkanın ağız kısmının aşağı bakması halinde bile mürekkebin dökülmemesidir. 

Hokka, kalemdan ve divit
Mürekkep, lika adını verdiğimiz ham ipeğe emdirilmiş şekilde Hokka içersinde muhafaza edilir. Hokkalar genellikle madenî, bazen de cam veya sırlı topraktan mamul olup genişliği derinliğinden büyük olur. Kalemlerin içinde saklandığı çoğu zaman silindir şeklindeki bazen kutu şeklinde de olur. mahfazaya Kalemdan veya Kubur denmektedir. Kalemdan ile hokkanın birbirine monte edilmiş şekline de Divit adı verilir. 
Kaynak: Geleneksel Türk El sanatlarından Yazıya Giriş, Doç. Dr. M. Hüsrev Subaşı 28-31 

HAT SANATINDA YAZI ÇEŞİTLERİ

Hat sanatında yazı çeşitlerini şu başlıklarda görebilirsiniz:
Aklâm-ı sitte Muhakkak
Reyhânî
Sülüs
Nesih
Tevkî
Rikaa (icaze)
Diğer yazı çeşitleri
Ta'lik
Divanî
Rik'a
Kûfî

Aşağıda Hattat Hâmid Aytaç'ın hattıyla Hutut-i Mütenevvia' (Yazı çeşitlerini) inceleyebilirsiniz. Sayfanın devamından yazı çeşitlerinin açıklamalarını okuyabilirsiniz. 


 

Hattın Kullanıldığı Yerler

Kitaplar Hat sanatının böylesine itibar bulmasının asıl kaynağı ve sebebi Kur'an-ı Kerim'dir. Kur'an’ın önceleri parşömen daha sonra kağıt üstüne muhtelif hat nevilerîyle yazılmış sayısız örneği dünyanın çeşitli müze, kütüphane ve koleksiyonlarında bulunmaktadır. Kur'an-ı Kerim ve cüzleri, en'âm-ı şerifler, evrâd- ı şerifler, delâilü-l hayratlar hat sanatının kitap şeklinde rastlanılan dini mâhiyetteki numunelerindendir. Hadis mecmularının da hüsn-ü hatla yazılmış seçkin örnekleri vardır. Edebi eserler arasında divanlar ve şiir mecmuları dinî olmayan yazma kitaplarının en geniş kesimini oluşturur.

Kıta Orta boyda bir kitap ebadrndaki kağıdın tek yüzüne bir veya birkaç nevi hatla yatık veya dik konumda yazılan, ekseriya dikdörtgen biçimindeki hat eserleri için kullanılan bir tabirdir. Yazılması tamamlanmış kıt'a bir mukavvaya yapıştırıldıktan sonra dört tarafından tezhip edilerek veya ebru kağıdı yapıştırılarak bezenir. Türklerde en çok revaç bulan sülüs-nesih kıtalarıdır.

Murakka' Çeşitli şekillerde bezenmiş kıt'aların bir araya getirilip ciltlenmesiyle hazırlanan albümlere denir. Bilhassa 18. yüzyıldan itibaren birçok güzel Murakka' örneğine rastlanır. Murakka'larda meşkler, kasideler, dualar, ayetler ve hadisler sıralı bir sahife düzeni içinde verilir. 

Levha 19. ve 20. yüzyıllarda celî yazılarda revaç bulan levhacılık, hüsn-i hattın çerçevelenerek çeşitli mekanlardaki duvarlarda yer almasını sağlamış, böylece bir güzelliği hem okuma hem de seyretme imkanı vermiştir. Özellikle Sülüs ve Ta'lik celîleriyle ayet, hadis ve hikmetli sözler usta hattatlara yazdırıldıktan sonra etrafı tezhip ettirilir ve bu levhalar çerçevelenip duvarlara asılır.

Hilye İlk örnekleri Hafız Osman tarafından tertip edilen hilyeler, Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Selem)'in fizikî ve ahlâkî vasıflarını anlatan levhalardır. Hilyeler tanınmış ve güvenilir hadis rivayetlerinden alınan bilgilere dayanır. İlk örnekleri 1679-1680 yıllarından itibaren görülmeye başlayan hilyelerde en fazla Hz. Ali'den rivayet olan metin yazıla gelmiştir.

Cami yazıları Camiler, Müslümanların toplanma yeri olduğundan, bütün nazarlara açık cefî yazılarla süslenir. Ayet ve hadisler Celî Sülüs olarak yazılır. Kuşak yazıları zemine boya ve varak altınla nakşolunduğu gibi, mermere oyularak, zamanla dökülüp bozulması da önlenmiş olur.

Kitabeler Cami, tekke, mektep, medrese, han, çeşme, hamam, sebil, kütüphane gibi herhangi bir abidenin ekseriya dış, bazen de iç cephesinde yer alan veya nişan taşı, mezar taşı gibi bir dikilitaş üzerindeki yazılar hakkında bu tabir kullanılır. Çoğunlukla, bulunduğu bina veya adına dikildiği şahısla ilgili bilgiler ihtiva eden kitabelerin metinleri devrin şairlerince kaleme alınır, sonra da bir hat üstadına yazdırılır. Manzumenin son bir veya iki mısraında o yılın tarihi düşülür. Bu yazılar mermer üzerine kabartma şeklinde oyularak hazırlanır. Celî sülüs ve bilhassa Türkçe kitabelerde harekesiz olması sebebiyle Celî Ta'lik en çok kullanılan yazı türleridir.

Tuğra Hükümdar mührü ve imzası anlamına gelir. Osmanlılar’da hükümdarın simgesi olarak kullanılan ve yığma yazı ile padişahın ve babasının adı yazılı olan nişandır. Bir hattat tarafından yazılan tuğraların bilinen ilk örneği Orhan Gazi'ye aittir. Fatih Sultan Mehmet döneminde tekamülünü tamamlayan tuğra, Kanuni zamanında klasik görünüşünün en mükemmel şeklini bulmuştur. Bir tuğra, sere (kürsü), beyza, tuğ ve kol (hançere) bölümlerinden oluşur. Mustafa Rakım, Haşim Efendi, Vahdeti, Sami Efendi tuğra çekmekte ün yapmış hattatlarımızdandır. Kaynak: Hattın Çelebisi Hasan Çelebi. Tarih ve Tabiat Vakfı (TATAV) Yayınları, 2003

Dipnotlar

  • 1 Bkz. el-Belâzurî, Fütuhu'l-Buldan, Çev: Mustafa Fayda, Ankara, Kültür Bakanlığı, 1987, s. 690-691; Îbnü'n-Nedim, el-Fihrist, Beşrut, (ts), s. 4; el-Kalkaşandî (Ahmed b. Ali), Subhu'l-A'şa, 111, Beyrut, 1987, s. 10-11; Muhammed Hamidullah, Muhtasar Hadis Tarihî ve Sahife-i Hemmam ibn Münebbih, Çev: Kemal Kuşçu, İstanbul, Bahar Yayınevi, (ts), s. 15; İsmail Hami Dânişmend, İzahlı İslâm Tarihi Kronolojisi, 1, İstanbul, Bâb-ı Ali Yayınevi, 1960, s. 191-205; Selahaddin el-MÜNECCİD, Dirâsâtfftârihi'l-hatti'l-Arabî, Beyrut, Darul-Kitâbil-Cedîd,1972, s.12-27; Rıfkı Melûl MERİÇ, "İslâm Yazısının Menşei ve İntişârı", (Der. Cüneyt EMİROĞLU, İslâm Yazısına Dair), İstanbul, Sebil Yayınevi1977, s. 101; Mahmûd

  • 2 Es'ad Efendi, İslâm Tarihi, İstanbul, Marifet Yayınlan, 1983, s. 158-159; Nihad M. ÇETİN, İslâm Hat San'atının Doğuşu ve Gelişmesi (İslâm Kültür Mirasında Hat San'atı), s. 14-15; Ali ALPARSLAN, "İslâm Yazı Sanatı", Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, c. XIV, İstanbul, Çağ Yayınları, 1993, s. 441-443; B. Moritz, Arabistan (Yazı) İA, 1, 498-499; İbrahim CUM'A, Dirâsât fi tatavvuri'l-kitabati'l- kûfiyye, Dâru'l-fikri'l-arabiyye, ts., s. 17.

  • 3 Çetin, a. g. e, 14.

  • 4 Çetin, DİA, 111, 276; a. mlf., İKMHS, 14.

  • 5 B. Moritz, Arabistan (Yazı), İA, 1, 499; Çetin, DİA, 111, 276; a. mlf, İKMHS, 15.

  • 6 Müneccid, a. g. e., s. 19 ; Çetin, İKMHS, 15.

  • 7 Çetin, DİA, 111, 276 ; el-Müneccid, a. g. e., 19, 20.

  • 8 Çetin, DİA, 111, 276 ; a. mlf, İKMHS, 14; Ali Aktan, "Arap Yazısının Doğuşu, Gelişmesi ve islâm Yazısı Haline Gelmesi, islâmî Araştırmalar", sy. 6 (1988), s. 62; Alparslan, islâm Tarihi, XIV, 445.

  • 9 Çetin, İKMHS, 17.v

  • 10 Çetin, İKMHS, 31.

  • 11 Ali ALPARSLAN, "Mimarî Yapıların Yazı Sanatı Bakımından Önemi", Boğaziçi Üniversitesi (Beşerî Bilimler) Dergisi, sy. 4-5, 1976-1977, s. 3; Çetin, İKMHS, 30.

  • 12 Basrî hattan günümüze herhangi bir örnek gelmemiştir, bkz. Müneccid, 75

  • 13 ibrahim Cum'a, a. g. e, 19-20; Müneccid, a. g. e., 75; Mustafa el-HABİB, "Yazı ile Mimarînin Kaynaşması" Görüş, sy. 12 (Aralık 1977), s. 44; Çetin. İKMHS, 20-21; Alparslan, islâm Tarihi, XIV, 458; Mübahat S. KÜTÜKOĞLU, Osmanlı Belgelerinin Dili (Diplomatik), istanbul, Kubbealtı Neşriyatı, 1994, s. 54.

  • 14 Çetin, İKMHS, 21

  • 15 İbrahim Cum'a, a. g. e., 45-46.

  • 16 Derman, İKMHS, 179-184

  • Kaynak: Hat Sanatı, Tarih Malzeme ve Örnekler, Dr. Süleyman Berk, İSMEK Yayını